SORULAR ve CEVAPLAR

Merak ettiğiniz konular, sorular ve yanıtlar

SORULAR ve CEVAPLAR

Mesajgönderen Osman » 17.02.2006, 19:45

Bu yazı "Merak Ettiklerimiz 1 (Prof. Dr. Adem Tatlı)" adlı kitaptan alınmıştır.
Bir şeyin helal veya haram olması, Allah'ın emrine tabidir. Allah bir şeye "helal" derse helal, "haram" derse haram olur. Yani din bir imtihandır, insanlara yapılan bir tekliftir. Cenab-ı Hak, cennete layık bir duruma getirmek için, insanları imtihana tabi tutuyor. Bu sebeple, bazı emir ve yasaklar koymuştur. Esas olan da bu emir ve yasaklara uymaktır. Bu prensiplerin gerek insanın şahsi hayatına, gerekse cemiyet hayatına pek çok faydaları vardır. Dolayısıyla bunlar, emir ve yasağa daha şuurlu olarak riayet etmemizi sağlıyor. Dinimizin yasakladığı hususlardan birisi de, domuz etidir. Bu yasaklamanın, pek çok hikmeti vardır. Biz, burada sadece birkaçına işaret etmeğe çalışacağız.

Zehirli Maddeler

Domuz eti çok yağlıdır. Yenildiği takdirde, bu yağ kana geçer. Böylece kan, yağ tanecikleriyle dolmuş olur. Kandaki bu fazla miktardaki yağ; atar damarların sertleşmesine, tansiyon yükselmesine ve kalb infarktüsüne sebep olur. Ayrıca, domuz yağ içerisinde "sutoksin" denilen zehirli maddeler mevcuttur. Vücuda giren bu zehirli maddelerin dışarı atılması için, lenf bezlerinin fazla çalışmaları icap eder. Bu durum, bilhassa çocuklarda lenf düğümlerinin iltihaplanması ve şişmesi seklinde kendini gösterir. Hasta çocuğun boğaz bölgesi anormal bir şekilde şişerek, adeta domuza benzer. Bu sebeple, bu hastalığa "domuz hastalığı" (skrofuloz) adı verilir. Hastalığın ilerlemesi halinde, bütün lenf bezleri cerahatlanarak şişer. Ateş yükselir, ağrı başlar ve tehlikeli bir durum ortaya çıkar.

Fazla Miktarda Kükürt

Domuz etinde bol miktarda bulunan sümüksü bağ dokusu, kükürt yönünden çok zengindir. Bu sayede, vücuda fazla miktarda kükürt alınmış olur. Bu fazlalıksa; kıkırdak, kas ve sinirlere oturarak eklemlerde iltihaplanma, kireçlenme ve bel fıtığı gibi çeşitli hastalıklara yol açar. Domuz eti devamlı yenirse, vücuttaki sert kıkırdak maddesinin yerini, domuzdan geçen sümüksü bağ dokusu alır. Bunun sonucu olarak, kıkırdak yumuşar; vücut ağırlığına tahammül edemeyerek altında ezilir. Böylece, eklemlerde bozulmalar meydana gelir. Domuz eti yiyenlerin elleri pelteleşir, yağ tabakaları teşekkül eder. Mesela yiyen kimse sporcuysa; yorgun, tembel ve hareketsiz olur. Bazı futbolcular bu sebeple mesleklerinden olmuşlardır.

Aşırı Büyüme

Domuzda büyüme hormonu da çok fazladır. Doğduğu zaman birkaçyüz gram olan domuz yavrusu, altı ayda yüz kiloya (!) erişir. Bu kadar süratli gelişme, büyüme hormonunun fazlalığı sebebiyledir. Domuz etiyle fazla miktarda alınan büyüme hormonu, vücutta doku şişliklerine ve iltihaplanmalara yol açar. Burun, çene, el ve ayak kemiklerinin anormal bir şekilde büyümesine ve vücudun yağlanmasına sebep olur. Büyüme hormonunun en etkili yönü, kanserin gelişmesine zemin hazırlamasıdır. Nitekim domuz kesim işiyle uğraşanlar, erkek domuzların belli bir yaştan sonra kansere yakalandıklarını ifade ederler.

Deri Hastalıkları

Domuz etinin ihtiva ettiği histamin ve imtidazol denilen maddeler, deride kaşıntı hissi uyandırır. Ekzama, dermatit, nörodermatit gibi iltihabî deri hastalıklarına zemin hazırlar. Bu maddeler ayrıca; kan çıbanı, apandisit, safra yolları hastalıkları, toplar ve damar iltihapları gibi hastalıklara yakalanma ihtimalini artırır. Bu sebeple doktorlar, kalb hastalarına domuz eti yememelerini tavsiye ederler.

Bir Hatıra

Alman hekimi Prof. Dr. Reckeweg "Domuz Eti ve İnsan Sağlığı" adlı eserinde bir hatırasını şöyle anlatır: "Tedavi maksadıyla bir çiftçi ailesinin biraz sapa yörede bulunan çiftliğine gitmiştim. Babada müzmin antroz (dejeneratif eklem hastalığı) ve kalça eklemi iltihabı vardı. Ayrıca karaciğerinden de rahatsızdı. Annenin bacaklarında varis ve eziyet verici kaşıntısı olan ekzama vardı. Ailenin kızları ise, kalp yetmezliği ve romatizmadan rahatsız idi. En sağlıklıları görünmesine rağmen oğulları da anjin sonrası kalp yetmezliğinden ve kan çıbanından müşteki idi. Evin öbür kızı ise müzmin bronşitten muzdarip idi. Oğullarından bir diğeri de, "domuz kıllanması" ve müzmin plörite yakalanmış olup, devamlı tekrar eden fistül ifrazatından rahatsız idi.
Yukarıda sakinlerinin hastalıklarından uzun uzadıya bahsettiğim çiftlik evinde muayene sırasında garip bir olaya şahit oldum. Ailenin arasında iri cüsseli bir domuz hiç istifini bozmadan aşağı doğru sarkan kalın bir ağaç dalına abanarak sırtını kaşıyordu. Hastalara "Oradaki domuzu görüyor musunuz?
Onun kaşınmasına ve iltihaplara yol açan maddeleri, etiyle beraber siz de
yiyorsunuz. İşte bu maddeler, sizdeki hastalıkların yegane sebebidir." dedim.
Yukarıda kendilerinden bahsettiğim, Kara Ormanlar havalisinde oturan benzeri çiftlik sahiplerinden verdiğim nasihati dinleyenler, domuz eti yemekten vazgeçerek hastalıklarının çoğundan kurtuldular. Şimdi o çiftliklerin etrafındaki otlaklarda İslam ülkelerinde olduğu gibi küçük koyun sürüleri yayılıyor."

Domuz Eti Ve Trişin

Domuz eti ile insana bulaşan tehlikeli hastalıklardan birisi de Trişin [oku: Trischin] hastalığıdır. Domuzlar bu hastalığı trişinli fare yemek veya trişinli domuz eti ile beslenmekle alırlar. Fakat Trişin domuzlarda ağır bir hastalık yapmaz. Halbuki insanlarda, çok tehlikeli ve öldürücü bir hastalık meydana getirir. Domuz etiyle alınan Trişin kurtçuklar, mide ve bağırsak yoluyla kana geçer. Böylece de, bütün vücuda yayılırlar. Trişin kurtçukları özellikle çene, dil, boyun, yutak ve göğüs bölgelerindeki kas dokularına yerleşirler. Çiğneme, konuşma ve yutma adalelerinde felçler meydana getirirler. Yine kan damarlarında tıkanıklığa, menenjit ve beyin iltihabına sebep olurlar. Bazı ağır vakalar, ölümle sonuçlanır. Bu hastalığın en kötü tarafıysa, kesin bir tedavi şeklinin olmamasıdır. Trişin hastalığı, bilhassa Avrupa ülkelerinde yaygındır. Sıkı veteriner kontrolleri yapılmasına rağmen,
İsveç, İngiltere ve Polonya'da Trişin salgınları görülmektedir. Yurdumuzdaysa, yerli Hıristiyanların dışında Trişin hastalığı görülmemiştir.

Gıdalar Ve İnsan Mizacı

İnsan ve hayvanlar, yedikleri gıdaların az-çok tesirinde kalırlar. Mesela kedi, köpek, arslan gibi et yiyen hayvanların yırtıcı; koyun, keçi, deve gibi ot ile beslenen hayvanlarsa daha uysal ve yumuşak huylu oldukları malumdur. Bu durumda, insanlar için de geçerlidir. Nebati gıdalarla beslenenlerin, genellikle halim-selim; et ve et ürünleriyle beslenen insanların ise daha sert mizaçlı oldukları tesbit edilmiştir. Domuz, dişisini kıskanmayan bir hayvandır. Domuz eti ile beslenen insanlarda, kıskançlık hissinin zayıfladığı veya dumura uğradığı gözlenmiştir. Fransız filozoflarından Savorin de beslenmenin mizaç üzerindeki bu tesirine çok önem vererek, "Bana ne yediğini söyle, senin ne olduğunu haber vereyim." demiştir.

Helaller İhtiyaca Yeter

Yüce Rabbimiz, istifademiz için pek çok gıda yaratmıştır. Bunun yanında, bazı zararlı şeylerin yenip içilmesini yasaklamıştır. Çünkü O, sonsuz şefkat ve merhamet sahibidir. Kullarına, taşıyamayacakları yükleri vermez. Emir ve yasakları, insanların rahatlıkla altından kalkabilecekleri şeylerdir. Acaba insan içki içmeyince, domuz eti yemeyince ne kaybeder? (alıntı)
En son Sirius tarafından 27.07.2006, 23:27 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.
Osman
Kayıtlı Kullanıcı
Kayıtlı Kullanıcı
 
Mesajlar: 255
Kayıt: 13.02.2006, 21:00
Konum: NEVŞEHİR


0 kez teşekkür etti.
0 mesajına 0 teşekkür aldı.

Ynt: SORULAR ve CEVAPLAR

Mesajgönderen Osman » 18.02.2006, 15:38

Dabbetü'l Arz

Dabbe, lügat'ta: yürüyen, debelenen mahlûk olarak zikredilmektedir. Bu tabir hayvanlar ve çogunlukla hasereler için kullanilir. Içkinin bedene yayilmasi ve bir çürüklügün etrafina sirayeti gibi hareketi gözle görülmeyen seyler için de kullanilir.

Dabbe de debelenen, hareket eden demektir. Su hâlde tren. otomobil, bisiklet gibi seylere lügata göre dabbe denebilirse de istilahta daha çok hayvanlar için kullanilir. Dabbetül-arz Hadis-i serifte ahir zamanda gelecegi haber verilen ve kiyamet alâmetlerinden olan bir nevi yürüyen mahlûktur. Cenab-i Hakk'a hakiki itaat etmeyenleri içlerinden kemirecegi ve yiyecegi bildirilen dehsetli bir mahlûk taifesi. Dabbe ile ilgili Kur'an-i Kerim'de: "Söylenen baslarina gelecegi vakit, bunlar için yerden bir "dabbe" çikaracagiz ki bu. onlara insanlarin ayetlerimize kesin bir iman getirmemis olduklarini söyler."(1) Ragibû'l Isfahani. yukaridaki ayete dayanarak söyle demektedir:

"Dabbe, tanidigimiz hayvanlara benzemeyen bir hayvandir. Ortaya çikmasi kiyamete yakin bir dönemde olacaktir. Bir de denildi ki; Bununla, cahiliyyede hayvan mertebesinde olan kötü insanlar kasdedilmistir. Müfessirler yukaridaki ayete dayanarak "Dabbetü'l-Arz'in kiyamete yakin bir zamanda ortaya çikacagini söylerler. Ibn Ömer'e göre. "Dabbe"nin çikmasi hadisesi, dünyada iyilige emreden ve kötülükten sakindiran hiç bir fert kalmadigi zaman vuku bulacaktir.

Rasulûllah Sâllâllahû Aleyhi ve Sellem Efendimiz söyle buyurmaktadir:

"Dabbetü'1-Arz beraberinde Hazreti Musa'nin asasi ve Hazreti Süleyman'in mühürü oldugu hâlde çikar. Asa ile mü'minlerin yüzünü cilalar, mührü de kâfirlerin burnuna basar. Öyle ki. sofra ehli toplaninca biri digerine (yüzündeki parlakliktan dolayi) "Ey mü'min" der, digeri de (öbürüne) biirnundaki mühür damgasi sebebiyle): "Ey kâfir"der. (Yani mü'min de kafir de yüzünden taninir)(2)

Dabbetü'l arz, zuhur edecek 10 kiyamet alâmetinden bir tanesi ve ihtimâl var ki ayni zamanda sonuncularindan birisidir. Öyle bir sonuncu ki, ayetin siyak ve sibakindan anlasildigina göre, bu hayvanin zuhuruyla artik yeryüzünde iman mevcelenmesi. çaglamasi duracak ve Islâm'a ait her sey, süratle kuruma ve tükenmeye dogru gidecek. Inanmislari, arkadan baska inananlar takip etmeyecek, inanmis olanlar da bundan böyle inançlari adina yakin hasil edilmeyecekler. Demek ki, fen ve felsefe çok ileriye gidecek; teknik ve teknolojide basdöndürücü muvaffakiyetler olacak; insanlar yaratma(!) sevdasina kapilacaklar... tüplerde, tüp bebekler yapacaklar ve robot adamlar yapilacak; dünyanin idaresi de onlara birakilacak. Her yani, "yarattim" diyen sergerdanlar saracak ve katiyyen Allah hakkinda yakine yanasmayacaklar. Iste ayetin siyak ve sibakindan anlasilan seyler.

Dabbetü'l-arz, Efendimiz Sâllâllahû Aleyhi ve Sellem'in mübarek hadislerinde de Kur'an-i Kerim'in anlattigi sekle uygun olarak ele alinmakta ve yapacagi seylere temas edilmektedir. "Dabbe çikacak, yeryüzünde dolasacak ve hemen her tarafta görülecek" gibi.(3)



Dabbetü'l-arz, hakkındaki geniş açıklamadır.
Osman
Kayıtlı Kullanıcı
Kayıtlı Kullanıcı
 
Mesajlar: 255
Kayıt: 13.02.2006, 21:00
Konum: NEVŞEHİR


0 kez teşekkür etti.
0 mesajına 0 teşekkür aldı.

Ynt: SORULAR ve CEVAPLAR

Mesajgönderen kapadokya2 » 01.03.2006, 10:21

                                      TÜRKLERİN İSLAMİYETE HİZMETLERİ        751'de Arapların Çinliler üzerindeki Talas galibiyetinden sonra İslamiyet Türkler arasında yayılmaya başladı. Fakat Türklerin kitle halinde ancak 10. yy ilk yarısında Karahanlılar Devleti’nde kendi istekleri ile Müslüman oldukları görülür. Türklerin ulaştıkları tek tanrı düşüncesi, savaşçı; yoksulları doyurma, kurban törenleri, bilim sevgisi gibi gelenekleri İslamiyet’in Tanrı anlayışı, cihat, zekat, sadaka, kurban, bilim anlayışı ve uygulamalarıyla büyük benzerlikler gösterdiği için onların bu yeni dini benimsemeleri zor olmadı.
        Türkler, İslam’ı benliklerine sindirdikten sonra, gerçek müslümanın en mükemmel insan olduğuna yürekten inandılar. Geçmişi tedavi etmek ve kendilerini gerçeğe ulaştıran bu dine karşı borçlarını ifa etmek azmiyle hayatlarını tamamıyla bu dine adadılar. İslam’a hizmet etmek artık onların milli ideali oldu.
        Türkler İslam’a siyasi olarak ilk defa Abbasiler zamanında hizmet etmişlerdir. Abbasi Halifelerinden Memun ve Mutasım, Türklerin İslam ülkelerine gelmelerine çalıştılar. İçte mezhep kavgaları, dışta Bizans ile uğraşan Abbasiler bu iki önemli sorunu Türk askeri gücüyle aşmaya çalıştılar. Mutasım Türk askerleri için Bağdat yakınlarında Samerra şehrini kurdular (836). Bizans sınırı boyunca kurulan Avasım şehirlerine (Diyarbakır, Malatya, Manas, Antakya, Adana, Tarsus) Türk askeri birlikleri yerleştirildi. Türkler Bizans’a karşı İslam dünyasının savunuculuğunu üstlenmiş oldular.
        Türkler XI. yüzyıl sonlarında başlayan ve XIII. yüzyıl sonlarına kadar devam eden Haçlı seferleri sırasında, İslam dünyasını korudular ve savundular. Bu olayı şu örnekle açıklayabiliriz:
        100.000 kişilik ilk Haçlı ordusu Edirne yakınlarındaki Sırpsındığı’nda geceleme kararı vermiş ve ertesi gün kazanacağı zaferin şenliğine bir gün önceden başlamıştı. Sınırı korumakla görevli olan Hacı İlbey, 10.000 kişilik süvarisiyle düşmana gece baskını yapmaya karar verdi ve baskından önce yaptığı konuşmada askerlerine şöyle hitap etti: “Arkadaşlar! Biz buralara kadar Allah’ın ismini yüceltmek ve İslam’ı yaymak için geldik.”
        Baskın yapıldı. Haçlılar büyük bir bozguna uğratıldı. Hacı İlbey’in şu sözleri Müslüman Türk’ün en büyük milli idealini formülleştirmektedir. Allah’ın dinine hizmet etmek böylece O’nun rızasını kazanmak ve bu uğurda şehit olmak Türk’ün en çok imrendiği ve istediği bir gaye olmuştur. Zaten İslam’ın gayesi olan kainat fanusunu ezan sesleriyle çınlatmak arzusu, atalarımızın kanını tutuşturmuştur. “fi sebilillah cihad” ideali onları yağız atların sırtında asırlarca serhat boylarında koşturmuştur.
        Müslüman Türk’ün bu özlemini bilmeyen yoktur. Fransız seyyahı M.de Thevenot bunu şöyle dile getirir: “Din gayretleri son derece yüksek olduğu için bütün Türkler, İslamiyet’i baştan başa kainata yaymak isterler.”
        Türkler İslamiyet’i sadece dış düşmanlara karşı değil iç karışıklıklarda da savunmuşlardır. Şu olayla bu konu açıklığa kavuşturulabilir:
        Miladi XI. asrın ortalarında İslam alemi bir yandan iç buhranlar, diğer yandan dış saldırılarla zor durumda kalmıştı. Abbasi Halifesi Kaim- Biemrillah, Büveyhoğulları’nın küstah ve terbiyesiz davranışları karşısında eziliyordu. Bu hal İslamiyet’e samimi bir şekilde bağlanmış olan Selçuklu Türkleri’ni üzüyordu. Halife içinde bulunduğu müşkil durumdan kendini kurtarması için Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet etti.
        Beş vakit namazını cemaatle kılan, yanında cami inşa ettirmedikçe kendisi için saray yaptırmayacağını söyleyen ve halifenin davetini aldıktan sonra da, memleketi koruma hususunda halifenin bir kölesi olduğunu söyleyecek kadar samimi bir dindar olan Tuğrul Bey halifeye verdiği cevapta şöyle diyordu:
        “Peygamber’e hizmetle şeref kazanmak için gelmek istiyorum. Mekke’ye gidip orada dua ve ibadette bulunmak emelindeyim. Hacıların geçtiği bütün yolların emin olmasını diliyorum. Eşkıya ve asilerle Allah’ın izniyle harp edeceğim.”
        1055 tarihinde 60.000 kişilik ordusuyla Bağdat’a girip Şii Büveyhoğulları’nın hakimiyetine son veren Tuğrul Bey, halifenin huzuruna girdiği zaman, bu makama beslediği derin hürmet sebebiyle derhal yere kapanıp toprağı öpmüştü.
        Türkler’in İslamiyet’i korumaları en kötü durumlarında bile devam etmiştir. Son zamanlarını yaşayan Osmanlılar bile İslam’ı muhafaza etmekten çekinmemişlerdir ki şu olay bunu apaçık ortaya koymaktadır: “Dini uğrunda can vermeyi en büyük ideal sayan Müslüman Türk devleti can çekişirken bile bu idealine gölge düşürmemişti.”
        Paris’te Volter’in yazdığı bir piyes temsil edilecekti. “Muhammet yahut Taassup” adlı bu piyesle meşhur Zeyd-Zeynep meselesi dile getirilerek Hz. Peygamber küçük düşürülmek isteniyordu. Bunu duyan Padişah II.Abdülhamid, elçilik vasıtasıyla temsilin durdurulmasını, aksi halde bunu siyasi bir mesele yapacağını Fransa hükümetine bildirdi. Fransızlar temsili durdurdular; lakin tiyatro İngiltere’ye geçti ve aynı temsilin Londra’da da verilmesi kararlaştırıldı. Bu haberi biraz geç alan Osmanlı padişahı aynı teklifi İngiliz hükümetine de yaptı. Lakin İngiliz hükümeti zamanın geçmiş olduğunu ve biletlerinin dağıtıldığını, esasen böyle bir hareketin vatandaşların hürriyetine tecavüz olacağını bildirerek teklifi reddetti.
        Osmanlı hükümet temsilcisi Fransa’da da hürriyetin hakim olduğunu, buna rağmen temsilin kaldırıldığını söyleyince İngilizler “Orası Fransa’dır, burası İngiltere, Fransa’da hürriyetin hududu işte o kadardır.” dediler. Bu cevaba pek öfkelenen Sultan Abdülhamid İngilizlere şu ültimatomu verdi:
        “İngilizler Peygamberimiz’i tezyif ediyorlar dite alem-i İslam’a beyanname neşredeceğim! Cihad-ı ekber ilan edeceğim!”
        Bu tehdit karşısında İngiliz hürriyeti iflas etti, temsil derhal durduruldu.
        Türkler İslamiyet’i yıllarca korumuşlardır. Fakat hizmetler sadece korumak ve yaymakla sınırlı değildir. İslami eğitim yaymak için medreseler açmışlardır. Medreselerin önemli olması ve yayılmasının sebebi şunlardır:
        Sünni-Hanefi olan Müslümanların, çevrelerindeki Şii ve Fatımilerin aşırı mezhep propagandalarına karşı koyma ihtiyacı. Medreseler böylece, Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli adlarındaki dört Sünni mezhebin koruyuculuğu ve yayıcılığı görevini üstlenmiştir.
        İslamiyet’i yeni benimsemiş Oğuz topluluklarının yeni inançlarının pekiştirilme, eskilerinin silinme gereğinin duyulması.
        Din adamı yetiştirme ihtiyacı.
        Yeni ele geçirilen ülkelerin manen de fethini sağlamak için gerekli insanları yetiştirme düşüncesi,
        Devlet adamlarının eğitim ve bilimseverliği.
        Türkler eğitimin yanısıra bilim konusunda da İslamiyet’e büyük hizmetler vermiştir. Müslüman olduktan sonra Türkler arasında birçok bilim adamları yetişmiştir. Biruni, Farabi, İbni-Sina bunların birkaçıdır.
        İbni-Sina daha gençlik yıllarında dönemin felsefe, tıp, tabiiyat, teoloji, matematik alanında tüm bilgilerini öğrenmiş ve kendisine Aristo ve Farabi’den sonra gelen üçüncü öğretmen anlamında “muallim-i salis” denmiştir.
        İbni-Sina Kanun ve Şifa adındaki eseriyle bu bilimi o dönem için doruk noktasına çıkarmış ve bu kitaplardan yüzyıllarca yararlanılmıştır. O, kitaplarını, öğrencilerin kolayca okuyup ezberlemelerine yardım eden kısa notlar halinde kaleme almış; böylece tıp öğrenimini en iyi biçimde yapılması yolunda harcamıştır.
        Avrupalılar İbni-Sina’yı ölümünden yüz yıl geçince eserlerinin Latince çevirileri ile tanınmış ve bunları tıp fakültelerinde beş yüz yıldan fazla bir süre ders kitabı olarak okutmuşlardır. Osmanlı hekimleri de onun kitaplarından yararlanmışlardır. Örneğin Süleymaniye Tıp Medresesi’nde Kanun okutulmuştur.
        Farabi de Türklerin yetiştirdiği önemli bilim adamlarındandır. Felsefe ve görüşlerinin derinliği nedeniyle Aristo’dan sonra kendisine muallim-i sani denmiştir. Felsefe, mantık, ahlak, psikoloji, metot, fizik, kimya, astronomi, geometri, siyaset, sosyoloji, askerlik, din, tasavvuf, dil, edebiyat ve musiki ilgilendiği bilim dallarıdır.
        Bilimde olduğu gibi sanatta da Türkler İslamiyet’te etkili olmuş, İslam sanatına katkıda bulunmuşlardır.
        İslam’ı yaymak amacıyla başlatılan ve gerçekleştirilen fetihler aynı zamanda İslam sanatının da gelişmesini sağladı.  İslam sanatı zaman içinde Bizans, İran ve Türk sanatının etkisinde gelişti. İslam sanatında en büyük gelişme mimari alanda olmuştur.
        Abbasiler zamanında İslam mimarisi öncelikle İran sanatında etkilendi. Türklerin İslam Devleti’nin hizmetine girmesiyle, İslam sanatında bu kez Türk etkisi görülmeye başlandı. Örneğin Kahire’de Tolunoğlu Camii’nde Orta Asya Türk mimarisinin özelliklerini görmek mümkündür.
        Sonuç olarak Türklerin İslam’a koruyuculuk ve yayıcılık, bilim, eğitim ve sanat konularında ciddi hizmetleri olmuştur. Yani İslamiyet Türklere çok şey borçludur.
kapadokya2
Kayıtlı Kullanıcı
Kayıtlı Kullanıcı
 
Mesajlar: 59
Kayıt: 20.02.2006, 17:50
Konum: Yok


0 kez teşekkür etti.
0 mesajına 0 teşekkür aldı.

Ynt: SORULAR ve CEVAPLAR

Mesajgönderen Osman » 01.03.2006, 12:16

En fazla sanırsam Osmanlı Devletine borçlu....
Osman
Kayıtlı Kullanıcı
Kayıtlı Kullanıcı
 
Mesajlar: 255
Kayıt: 13.02.2006, 21:00
Konum: NEVŞEHİR


0 kez teşekkür etti.
0 mesajına 0 teşekkür aldı.

Ynt: SORULAR ve CEVAPLAR

Mesajgönderen celalcakir » 06.03.2006, 13:08

Dosya Adi: helal_haram.chm
Download Linki: http://www.hemenpaylas.com/download/258 ... m.chm.html
celalcakir
Kayıtlı Kullanıcı
Kayıtlı Kullanıcı
 
Mesajlar: 14
Kayıt: 28.02.2006, 11:51
Konum: NEVŞEHİR


0 kez teşekkür etti.
1 mesajına 1 teşekkür aldı.

Ynt: SORULAR ve CEVAPLAR

Mesajgönderen celalcakir » 06.03.2006, 13:11

Dosya Adi: islam.exe
Download Linki: http://www.hemenpaylas.com/download/259 ... m.exe.html
celalcakir
Kayıtlı Kullanıcı
Kayıtlı Kullanıcı
 
Mesajlar: 14
Kayıt: 28.02.2006, 11:51
Konum: NEVŞEHİR


0 kez teşekkür etti.
1 mesajına 1 teşekkür aldı.

Ynt: SORULAR ve CEVAPLAR

Mesajgönderen Sirius » 12.03.2006, 01:52

Cümlemize helal kazançlar nasip et Allah'ım.
Amin
Kullanıcı avatarı
Sirius
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 12944
Kayıt: 30.01.2006, 14:28
Konum: Nevşehir


19 kez teşekkür etti.
40 mesajına 46 teşekkür aldı.

Ynt: SORULAR ve CEVAPLAR

Mesajgönderen Osman » 13.03.2006, 19:14

1-) Avrupa`da labaratuarlarda yapilan arastirmaya gore Zemzem suyu diger sulara gore cok daha az kukurt tasimaktadir.

2-) Yine ayni arastirmaya gore diger sulara gore cok daha besleyicidir ve cok daha fazla mineral barindirmaktadir.

3-) Kaynagi henuz bulunamamistir. Nereden geldigi su anki teknolojiye gore bile bilinemiyor. Yakinlarinda hicbir kuyu yok ve denize de 80 km uzaklikta. Bu sartlarda suyunu denizden veya baska bir kuyudan almasi imkansiz. Nasil oluyor da yillardir suyu bitmiyor, bunu kimse bilmiyor.

4-) Açlığını gidermek için içen kişinin açlığını, susuzluğunu gidermek için içenin susuzluğunu giderir.

5-) Sadece 1,5 metre derinligindeki ufacik bir kuyudan cikan su, hac mevsimi boyunca milyonlarca hacinin tum su ihtiyacini karsilamaktadir ve hicbir zaman ne azalma ne de kuruma gostermemektedir.

6-) Dunya Saglik Orgutu (WHO)`nun raporlarina gore Dunya`daki en icilebilir ve saglikli sulardan biri.

7-) Amerika`da yapilan test sonuclarina gore Dunya`da icinde mikroorganizma ve bakteri bulundurmayan TEK su zemzem suyu.
Osman
Kayıtlı Kullanıcı
Kayıtlı Kullanıcı
 
Mesajlar: 255
Kayıt: 13.02.2006, 21:00
Konum: NEVŞEHİR


0 kez teşekkür etti.
0 mesajına 0 teşekkür aldı.

Ynt: SORULAR ve CEVAPLAR

Mesajgönderen kapadokya2 » 14.03.2006, 17:20

İSLAMDA EVLENMENİN HÜKMÜ


--------------------------------------------------------------------------------

İslamda evlenmenin hükmü üç kısımdır: Vacip, sünnet ve mübahtır.



1- Bir kimsenin şehveti galebe çalıp günaha girmekten endişe ederse evlenmesi vaciptir.

2- Bir kimse şehvet hissine sahip olur, fakat iradesi kuvvetli olduğundan günaha girmesi söz konusu olmazsa maddi durumu müsaid olduğu takdirde evlenmesi sünnettir. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Ey gençler cemaatı! Sizden evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü evlenmek gözü haramdan en çok çevirici ve ırzı en ziyade koruyucudur. Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun. Çünkü oruç onun için şehvet kırıcıdır" (Buhari, Müslim). İmam-ı Şafii (ra) şöyle diyor: "İradesi kuvvetli olduğundan harama girmekten endişesi olmayan kimsenin evlenmeyip ibadetle meşgul olması daha iyidir. Çünkü Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'de Hz. Yahya'yı "Hasun" –kadınlara karışmayan- kelimesiyle meth ve sena ediyor."

3- Bir kimse yaşlı veya cinsi iktidarı zayıf olursa evlenmesi mübah ise de, evlenmemesi daha iyidir. Çünkü evlenme gereği olmadığı halde ağır bir yük altına girmiş olur (al-Müğni li ibn Kudame).
kapadokya2
Kayıtlı Kullanıcı
Kayıtlı Kullanıcı
 
Mesajlar: 59
Kayıt: 20.02.2006, 17:50
Konum: Yok


0 kez teşekkür etti.
0 mesajına 0 teşekkür aldı.

Ynt: SORULAR ve CEVAPLAR

Mesajgönderen kapadokya2 » 14.03.2006, 17:28

SARHOŞLUK

Sıvı veya katı bir takım maddelerin kullanılması sonucu aklın örtülmesi ve kişinin iradesini kontrol edemez duruma gelmesi. Yerle göğü, erkekle kadını ayıramayacak derecede alkol veya bir uyuşturucu alana "sarhoş" denir.

Ebû Hanîfe'ye göre, yaş üzümden yapılan içkiye "şarap (hamr)", buğday, arpa, darı vb. maddelerden yapılana ise "nebîz" * denir. Kendi ihtiyarı ile az veya çok şarap içene sarhoş olsun veya olmasın içki cezası uygulanır. Nebiz içene ise sarhoş olmadıkça had cezası uygulanmaz.

Çoğunluk Islâm fakihlerine göre, her sarhoşluk veren madde şarap hükmündedir. Delil şu hadistir: "Her sarhoşluk veren şey hamr (şarap)'dır. Her hamr da haramdır" (Buhârî, Edeb, 80; Ahkâm, 22; Müslim, Eşribe, 73-75, 64, 69). Çoğunluk Islâm hukukçularına göre, sözüne hezeyan (saçma sapan sözler) hakim olan ve ne söylediğini bilmeyen kimse sarhoş sayılır. Bu yüzden içkinin azı da çoğu da haddi gerektirir.

Sarhoşluk mübah veya haram bir yolla meydana gelme durumuna göre sonuç doğurur.

1. Mübah yolla sarhoş olmak: Ilaç içmek, bal yemek veya haram bir içkiyi zorlama sonucu içmekten dolayı sarhoş olmak "baygınlık" hükmünde olup, haddi gerektirmez. Bu yüzden de böyle bir sarhoşluk sırasında işlenen fiillerden dolayı mâli yükümlülükler hariç sorumluluk söz konusu değildir. Söz ve akitleri geçerli değildir. Bu şekildeki sarhoş, uyuyan veya baygın olan kimseye benzer (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır 1327/1909, V,112; AbdülKadir Ûdeh, et-Teşrîul-Cinâîl-Islâmî, Kahire 1959, I, 561-564; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul 1983, s. 138, 139).

2. Haram yolla sarhoş olmak: Islâm'ın haram kıldığı bir içkiyi kendi ihtiyarı ile kullanma sonucu sarhoş olmaktır. Bu şekildeki sarhoşun, söz ve fiillerinden sorumlu olup olmaması konusunda iki görüş vardır:

Hanefîlere, bir kısım ŞÃ¢fiîlere ve Mâlikîlerin çoğuna göre; sarhoş, söz ve fiillerinden tam olarak sorumludur; akitleri, alış-veriş ve talak gibi tasarrufları geçerlidir; namaz, oruç gibi ibadetlerden sorumludur. Haddi gerektiren bir suç işlerse ayılınca cezası uygulanır. Bu görüş, "suç suçu meşrû kılmaz" prensibine dayanır. Hatta böyle bir kimse suçları çift işlemiş sayılır. Meselâ sarhoşken birisini öldürse iki suç işlemiş olur. Içki kullanma suçu ve adam öldürme suçu (Ebû Zehrâ Usulül-Fıkh, Kahire (t.y), s. 345 Ömer Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, I, 234-235).

Muhammed el-Pezdevî (ö. 493/ tı 1099) şöyle der: "...Sarhoştan şer'î yükümlülükler kalkmadığına göre, ona şer'î hükümlerin de uygulanması gerekir; çünkü sarhoşluk aklı yok eden bir şey olmayıp, aklı bastıran bir zevktir. Ma'siyete sebep olduğu için o, bir özür sayılamaz" (Pezdevî, el-Usûl, Keşfül-Esrâr kenarında, IV, 1475).

Diğer yandan Hanefiler, istihsan yoluyla sarhoşun irtidadını geçerli saymamıştır. Çünkü sarhoşken itikadın değişmesi söz konusu olmaz ve evli ise, nikâhına da zarar gelmez.

Ahmed b. Hanbel'e ve ŞÃ¢fiî'ye nisbet edilen iki görüşten birisine göre, ne söylediğini bilmeyecek derecede sarhoş olanın akitleri geçerli değildir. Çünkü şuuruna sahip olmayan kimse, irade beyanında bulunmuş sayılamaz. Özellikle şüphe sonucu düşen kısas ve had cezaları sarhoşa uygulanamaz. Burada şuura sahip olmamak şüphe derecesindedir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: "Gücünüzün yettiği kadar şüphelerle had cezalarını düşürünüz" (Ebû Dâvud, Salât, 14; Tirmizî, Hudûd, 2).

Ibn Teymiyye (ö. 728/1327) bu konuda değişik bir görüşe sahiptir. O, sarhoş olmadan önceki iradeyi araştırır. Eğer kişi, sırf suç işlemek amacıyla içki içmiş ve sarhoş olunca da önceden planlanan suçu işlemiş olursa, tam sorumluluk söz konusu olur. Suç, önceden düşünülmeksizin, sarhoşluk sırasında işlenmişse, ceza öncekine nisbetle hafifletilir (Ibn Teymiyye, Muhtaşaru'l-Fetâvâ, s. 650).
kapadokya2
Kayıtlı Kullanıcı
Kayıtlı Kullanıcı
 
Mesajlar: 59
Kayıt: 20.02.2006, 17:50
Konum: Yok


0 kez teşekkür etti.
0 mesajına 0 teşekkür aldı.


Sonraki

Dön Sorular ve Cevaplar

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir